Mar 18
TOPLUMSAL BLOG
SharePaylaş


Günlüğe yazılan yalanlar-1
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfEn iyi 
Sümeyye Karaarslan tarafından yazıldı.   
Cuma, 06 Kasım 2009 00:07

bir eylül sabahı başlamış hikayem. ben, işin bu kısmında pasif durumdayım. seneler sonra anladım, hayatımda ne kadar hikaye varsa, başlamalarında benim hükmüm yok. ben sürdürmeyi becermekle ve gücüm yetiyorsa bitirmekle mükellefim. bir zaman sonra anladım ki, bitirmek bile elimde değil.

küçüklüğüme dair ilk hatırladıklarım, bahçesinde ağaç olan bir evin girişinden seyrettiğim giriş kapısı. kapının önünden geçen simitçi. simitçinin kapıyı çalması, ama bizim simit almayışımız. simitçinin bana bakışı. "bir çocuk ağlayarak bile olsa, anne babasına simit aldırabilir." simit almak istemediğimi anlayan simitçinin yüzüne ne kadar da garip bir şekilde pat diye yansıyan hüznü. gidişi. sonra benim kapıyı yeniden seyretmem.. sadece bahçenin ortasındaki ağaç, kocaman tahta kapı ve simitçinin bakışı. bunları hatırlıyorum. sonradan şekillendi anım, ya da ben anımı sonradan "anlamlı"laştırdım. küçük bir bahçenin ortasında kocaman bir ağaç neden vardı, giriş kapımız neden o kadar kocamandı? o simitçinin bana bakıp, ısrarla bakıp susması neydi? bir zaman sonra öğrendim ki, görülenlere yüklediğimiz duygular, duygulara yüklediğimiz anlamlar hep öğreti. o bakışın umut yüklü olduğunu öğrenmeseydim eğer, seneler sonra bir gün bir simitçi ile tanışıp da ondan hayat dersi almasaydım, çocukluğumdan hatırladığım o ilk anı anlamsızca duracaktı bir kenarda. şimdi, simitcinin bakışına üzülüyorum. ne kadar çok simitçi ile konuşursanız, ne kadar çok simitçinin duygularını öğrenirseniz, üzülüyorsunuz. bu ikinci öğreti oldu bana. bir zaman sonra anladım ki, simitçilerle konuştukça, üzülmemek elde değil.

okula başladım. bir sınıfın içerisinde, küçük kesik çizgiler çizmemizi istedi öğretmen. bunu istediğinde, kocaman bir resim yapıyordum kocaman bir sayfaya. çizdiğim sokağın güneşi yoktu. öğretmen, yanıma gelip neden küçük çizgileri çizmediğimi sorduğunda, güneşi çizmek istemiştim. küçük çizgi dediği şey, bildiğimiz l harfiydi. kızdı öğretmen. "ben öğretmeden, o harfe l değil, küçük çizgi diyeceksin, sopa diyeceksin" dedi kızarak. güneşi çizemedim. L harfi olduğunu bildiğim, ama söyleyemediğim küçük çizgilerle doldurdum sayfayı, ve o derste hiç mutlu olmadım. anladım ki, başınızda kim varsa, o istemeden güneşi çizemiyorsunuz. toplumsal kurallar, sizin hitap şeklinize de karışıyordu. küçük bir bebekken "mama" dedirtiyorlardı çocuklara örneğin, onların ağlaması şirin geliyordu. büyüyünce ne mama deyişleriniz, ne ağlamanız kâr ediyordu işte. "zamanında bilmemek" güzeldi. birinci sınıf için L harfine küçük çizgi demek, ikinci sınıf için yalana şaka demek, dördüncü sınıf için şerefsize pis demek daha eftaldi. büyüdükçe kullanım özgürlüğü kazanıyordu insan. kendinden daha küçüklerin kelimelerine karışma özgürlüğü başlıyordu sonra.

anladıkça daha uzun, anladıkça daha sıkıcı, anladıkça daha da acı oluyor dünya.

...

SharePaylaş
 
Bu Korkuların Sonu Yok
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfEn iyi 
Sümeyye Karaarslan tarafından yazıldı.   
Cuma, 06 Kasım 2009 00:06

Bütün bu korkuların herhangi bir sonu yok
Sonunda sen bana yarim mi diyeceksin?

Ölecek bir adam, bir martı simit bulacak
Sabah olacak, karnın aç, fırına gideceksin,
İçinde koca koca emekler, içinde sıcak olan,
İçinde sıcaktan bunalmış adamlar olan yerden çıkarken,
Aynı saatlerde ben rüyamı hatırlamaya çalışacağım.
Aynı saatlerde sen bunu hissedeceksin diye bir şey yok.

“Sakın açma gözlerini sevdiğim
İhanet, önünde sana çelme çakmış, gülüyor”

Ama bütün bunlardan hiçbir sorumlu yok

Yazmak isteyip de yazamadığın zamanlarda,
Kalemini kemiren dişlerin çıkardığı ses
Bende istasyonlar arasında gezinirken çıkan uğultu yüzünden duyulmayacak
Çok mu hissizim, çok aşık mı değilim, bilemeyecek
Devrik cümleleri seveceksin, oysaki hüznü daha iyi anlatır diye bir kaide yok
Şairler biraz acı olur,
Biraz dertleri olur şairlerin,
Ayrılmanı bekleyeceğim, her insan biraz kötüdür
Ben, sırf benim diye, hep iyi olacağım diye bir şey yok

“!Fakat açıyorsun sanırım gözlerini,
İşin bütün sürprizi bozuluyor!”

Bir gün arkamdan el salladıktan sonra
İçini çekip de arkanı döndüğünü hayal ederek
Hızlı hızlı yürüyeceğim, sağa sola sallanmamaya dikkat ederek
Belki bir sigara içerim, belki içmem, değişir, bilmiyorum
Bütün bağımlılıklardan uzak bir izlenim vermeye çalışırım belki
Oysaki duman daima biraz daha hüznü andırır
Oysaki öksürürken çekici görüneceksin diye bir şey de yok

Bütün günahlar tatlıdır, belki bir gün seni öperim
Melekler kontrol eder, alırız payımızı
Yazdığın şiirlerde bir ben geçmem belki
Sırf öyle hissediyoruz diye, şair olmanın gereği de yok

Sen diye bir şey yok
Ben diye bir şey de yok

SharePaylaş
 
Deniz Baykal Samimiyetsizliği
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfEn iyi 
mandagözü tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 17 Ekim 2009 14:44

Kürt sorunun Türkiye'nin nice canlar kaybettiği yıllardır süregelen ve kesinlkile seçim malzemesi yapılmaması gereken ciddi bir sorun olduğunu belirtmeye gerek yok. Fakat gerek sorunun çözümü için atılan adımlar, gerekse sorunun acı bir sonucu olarak verdiğimiz şehitler sürekli seçim malzemesi yapılmıştır. Son olarak bu nimetten anamuhalefet lideri konumuna olan ve bu konumun hakkını verip vermediği tartışılan Deniz Baykal faydalanmaya çalışıyor.

Bildiğiniz gibi Başbakan Erdoğan Kürt açılımı (veya demokratik açılım) hakkında fikir alışverişinde bulunmak için geçtiğimiz günlerde CHP liderine bir davet mektubu yolladı. Mektup önceki gün cevabını buldu ve Deniz Baykal televizyon ekranında olmak şartı ile görüşmeyi kabul etti. Sayın Baykal 3 Kasım 2002 Genel Seçimi'nden önce Tayyip Erdoğan ile televizyon ekranlarında yapmış olduğu tartışmayı her fırsatta tekrarlamak istiyor. Bu durum da ister istemez "yenilen pehlivan güreşe doymaz" atasözümüzü akıllara getiriyor. Erdoğan aile ziyaretinde bulunmak istese bile Baykal "kameralar olmadan asla" diyecekmiş gibi bir durum söz konusu.

Kürt açılımı yapılmalıdır, yapılmamalıdır veya hatalı bir yöntem izleniyordur. Zaten bu görüşme de açılımın içeriğini tartışmak için tertiplenmek isteniyor. Kürt sorununda iktidar ve muhalefet kendilerini taraf hissetmemelidir. Bu sorun Türkiye'nin tamamını ilgilendiren ciddi bir sorundur. Hâl böyle iken "şartlarımı kabul etmezsen görüşmem" demek ne kadar mantıklı? Kaldı ki konunun içeriği kağıt üzerinde devlet sırrı olmasa da bu kadar hassas bir konuyu kameralar önünde konuşmak akla mantığa uyar mı? Devlet sırrı denilen şey kesin hatları olan bir olgu değildir. Böyle bir görüşmede ağızdan çıkabilecek en ufak şey devlet sırrı olabilir.

MHP tutumunu baştan gösterdi. "Bu açılım yanlıştır ve bu konuda görüşmeye bile gerek yoktur." denildi. Her ne kadar görüşmeyi reddetmek yanlış olsa bile en azından sabit bir tutumdur. Fakat Deniz Baykal kamera varsa varım yoksa yokum diyor. Malesef Baykal'ın tutumu bu denli ciddi bir sorunu menfaatlerine uyarlayıp, manipüle etmekten başka birşey değildir.

Son olarak "şeffaflık" çok yabancı olduğumuz bir kavram olduğundandır heralde nedense hep yanlış yerlerde kullanılan bir argüman olmuştur. Unutmayın ki bu televizyonları sadece bizler izlemiyoruz.

Yazıda "CHP"den ziyade "Deniz Baykal"ı kullanmaya özen gösterdim. Umarım yanlış anlaşılmamıştır.

SharePaylaş
 
Ölülerle Barışmak
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 
mandagözü tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 12 Ekim 2009 01:41

Son yılların popüler siyasi argümanlarından biri de amiyane tabirle "ölünün arkasından laf etmek" Burada kastedilen "laf etmek" kötü mânâda değil, bilakis müspet mânâda. Geçen hafta başbakan Erdoğan'ın Necip Fazıl'dan Ahmet Kaya'ya, Nazım Hikmet'ten, Said Nursi'ye kadar bir çok kişinin ismini zikrettiği AKP 3. Olağan Kongresinden bahsediyorum.

Kongrede bu önemli ve seveninin de nefret edeninin de çok olduğu insanlara kucap açıp durdu sayın başbakan. Bunun elbette yadırganacak bir tarafı yok fakat siyaset kurumunun en büyük eksikliklerinden olan samimiyetsizlik yine almış başını gidiyor. Başbakanın hitap yeteneğini son damlasına kadar kullandığı bu kongrede bu kez hükümetin icraatlerinden çok hoşgörüden bahsetti. Kimlereydi peki bu hoşgörü ve açılan kucaklar? Hemen hemen hepsi rahmetli olmuş sanat ve düşünce camiasından kişiler. Peki bu kişler hâlâ hayatta olsa bu kadar rahatlıkla söylenebilir miydi bu sözler? Yoksa yine "tehlike" olarak mı algılanılacaklardı?

Bu sözlerin kanaatimce ölen birinin arkasından "iyi bilirdik" denilmesinden pek farkı yoktur. Söylenmeleri gerekir ve söylenirler ama sadece bu kadar. Hiç birşeyin kıstası değildirler. Bu sebeple kongrede söylenen sözleri abartıp "işte duymak istdeğimiz cümleler" diye konuşmanın anlamı yok. Bu halk çok duydu. Biraz da görmek istiyor.

 

SharePaylaş
 
Postal yala, sıhhat bul!
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfEn iyi 
mandagözü tarafından yazıldı.   
Pazar, 11 Ekim 2009 01:22

6 Ekim İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşu nedeniyle Eminönü’ndeki Yeni Cami’ye “Milli birlik esastır”, Sultanahmet’e “Ordumuza şükran borçluyuz”, Süleymaniye’ye “Ne mutlu Türküm diyene”, Üsküdar Yeni Cami’ye “Kurtuluşun kutlu olsun”, Eyüp Sultan’a “Önce vatan” mahyaları asılmış.

Ey Müslümanlar!

Yarın cuma. Camiye gideceksiniz.

Restore edilmesine rağmen Süleymaniye’nin bahçesini dolduracaksınız.

Düşünün ki namaz kıldığınız o caminin tepesinde şöyle bir mahya asılmış “Günde bir kadeh şarap kalbe iyi gelir.”

Öfkelenirdiniz değil mi? Kur’an’da açıkça haram edilmiş bir şeyin cami tepesinde ne işi olabilirdi. O yazı caminin tepesinde asılı durdukça o camide namaz kılınabilir miydi?

Peki, içkiyi haram eden Kur’an bakın milliyetçilik için ne diyor:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli ve en üstün olanınız, takva bakımından en üstün olanınızdır.” (Hucurat 49/13)

Kur’an “Türk olmuşsun, Arap olmuşsun, Kürt olmuşsun fark etmez. Bununla övünmeyi, bununla üstünlük taslamayı tıpkı içki içmeyi yasakladığım gibi sana yasaklıyorum” diyor.

Peki, şimdi söyleyin Kur’an açıkça “Ne mutlu takva sahibiyim diyebilene” derken 41 milleti adaletle yönetmesiyle meşhur Kanuni’nin yaptırdığı Süleymaniye Camii’nin minarelerine asılmış “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün Kur’an açısından “Günde bir bardak şarap kalbe iyi gelir”den ne farkı var? Kapısında kimseye ırkı, kimlik kartı pasaportu sorulmayan o mabede sizce o mahya yakışıyor mu? Suudiler Kâbe’nin minarelerine “Ne mutlu Arabım diyebilene” yazısı assaydı hoşunuza gider miydi? Peki, bu hoşnutsuzluğunuzu yarın o camide size nasihatler verecek imama da bildirmeyecek misiniz?

Ey Cuma Namazı’nı Sultanahmet Camii’nde kılacak Müslümanlar!

Siz caminizin tepesine “Ordumuza şükran borçluyuz” mahyası astıranlara sormayacak mısınız?

Cuma’ya gidiyor diye subayları atan orduya mı şükran borçlusunuz? Kutlu Doğum Haftası fazla şatafatlı kutlandı diye geceyarısı e-muhtıra veren orduya mı şükran borçlusunuz? Cuma’ya giden memurları fişleyen, oruç tutan Genelkurmay Başkanı’nı evinden sefertası taşımak zorunda bırakan orduya mı şükran borçlusunuz? Hakkâri Çukurca’da altı askeri şehit eden asker mayınları ile ilgili hâlâ açıklama yapmayan orduya mı şükran borçlusunuz? Yoksa üç karakolun arasında küçük Ceylan’ı havan topuyla vurup, sonra da “kim yaptı bilmiyoruz” diye açıklama yapmakla yetinen orduya mı şükran borçlusunuz? Belki de şükranlarınızı bildirmek için başörtülü eşinizle karargâha gittiğinizde sizi içeri bile almayacak orduya şükran borçlusunuzdur?

O caminin imamına “Biz gerçek Müslüman olsaydık bugün bu caminin minaresine “Orduya şükran borçluyuz” değil, “Küçük Ceylan’ı kimler vurdu” yazan bir mahya asılmalıydı diye çıkışmayacak mısınız?

Ya sevabı çok olsun diye İstanbul’un manevi direklerinden Eyüp Sultan’ın Camii’ne gidecek Müslümanlar!

Peygamberi evinde misafir etmiş, şimdi de İstanbullulara misafirliğe gelmiş Ebu Eyüb El Ensari’nin türbesinin başına “Önce vatan” mahyasını asmışlar.

80 yaşında “Önce vatan, önce Arabistan” demeyip, evinden kilometrelerce uzağa İstanbul’a gelmişti Eyüp El Ensari. Ve vasiyetinde de “Önce vatan” demeyip şehit düştüğü İstanbul’a gömülmek istemişti. Ve şimdi biz 1300 yıldır bize “Önce vatan değil” diyen Eyüp Sultan’ın mezarının başına, inandığı şey için Eyüp’ten Fatih’e bile gitmeyecek üç beş tane uyuşuk memura uyup “Önce vatan” yazısını astık. Bir nevi büyük sahabeye “Senin vatanın yok mu, ne işin var burada ey Arab” demiş olduk.

Açılıma kızan milliyetçi memurların İstanbul’un en kutsal mekânlarından birine siyaset sokmasına izin verdik. Yarın Eyüp’te namazını kılacak Müslümanlar Eyüp El Ensari’nin ruhunu inciten o mahyaya bir şey demeyecek misiniz?

Peki, siz namaz için Eminönü’ndeki Yeni Cami’yi seçen Müslümanlar!

Cami imamınıza siz de sorun: Kur’an’ın ve İslâm’ın neresinde var “Milli birlik esastır” ilkesi? Hangi milli birlik? Ne alakası var camiyle bunun? Hadi ona İslâm’da derme çatma bir yer bulursa şunları da sorun: Peki muhterem hocam. O halde camiye “Daha çok demokrasi”, “Sivil anayasa istiyoruz”, “Darbeciler yargılansın” mahyaları asmaya ne dersiniz? Bunlar siyasi de “Milli birlik esastır” değil mi? Hani laik devlettik? Devletin, resmî ideolojinin ne işi var camilerde? Erbakan, camileri arka bahçesi olarak kullanıyor diye kızıyordunuz, peki aynı şeyi niçin şimdi devlet yapıyor? Bu laikliğe aykırı değil mi?

Yarın binlerce kişinin namaz kılacağı bu camilerde ayağa kalkıp “Bu mahyanın caminin tepesinden ne işi var” diye hesap soracak cesur bir Müslüman aranıyor.

Kaynak: taraf

SharePaylaş
 


Sayfa 1 > 2

Günlüğe yazılan yalanlar-1

bir eylül sabahı başlamış hikayem. ben, işin bu kısmında pasif durumdayım. seneler sonra anladım, hayatımda ne kadar hikaye varsa, başlamalarında benim hükmüm yok. ben sürdürmeyi becermekle ve gücüm yetiyorsa bitirmekle mükellefim. bir zaman sonra anladım ki, bitirmek bile elimde değil.küçüklüğüme d...

Sümeyye Karaarslan | Perşembe, 5 Kasım 2009

Devamını oku

Bu Korkuların Sonu Yok

Bütün bu korkuların herhangi bir sonu yokSonunda sen bana yarim mi diyeceksin?Ölecek bir adam, bir martı simit bulacakSabah olacak, karnın aç, fırına gideceksin,İçinde koca koca emekler, içinde sıcak olan,İçinde sıcaktan bunalmış adamlar olan yerden çıkarken,Aynı saatlerde ben rüyamı hatırlamaya çal...

Sümeyye Karaarslan | Perşembe, 5 Kasım 2009

Devamını oku
News image

Deniz Baykal Samimiyetsizliği

Kürt sorunun Türkiye'nin nice canlar kaybettiği yıllardır süregelen ve kesinlkile seçim malzemesi yapılmaması gereken ciddi bir sorun olduğunu belirtmeye gerek yok. Fakat gerek sorunun çözümü için atılan adımlar, gerekse sorunun acı bir sonucu olarak verdiğimiz şehitler sürekli seçim malzemesi yapı...

mandagözü | Cumartesi, 17 Ekim 2009

Devamını oku
News image

Ölülerle Barışmak

Son yılların popüler siyasi argümanlarından biri de amiyane tabirle "ölünün arkasından laf etmek" Burada kastedilen "laf etmek" kötü mânâda değil, bilakis müspet mânâda. Geçen hafta başbakan Erdoğan'ın Necip Fazıl'dan Ahmet Kaya'ya, Nazım Hikmet'ten, Said Nursi'ye kadar bir çok kişinin ismini zikre...

mandagözü | Pazar, 11 Ekim 2009

Devamını oku
News image

Postal yala, sıhhat bul!

6 Ekim İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşu nedeniyle Eminönü’ndeki Yeni Cami’ye “Milli birlik esastır”, Sultanahmet’e “Ordumuza şükran borçluyuz”, Süleymaniye’ye “Ne mutlu Türküm diyene”, Üsküdar Yeni Cami’ye “Kurtuluşun kutlu olsun”, Eyüp Sultan’a “Önce vatan” mahyaları asılmış. Ey Müslümanla...

mandagözü | Cumartesi, 10 Ekim 2009

Devamını oku

Anketler ve Duyurular

  • Anket-1
  • Anket-2
  • İletişim

Anket-1

En Çok Hangisi Yalan Haber Yapıyor?
 

anket-2

Hangi yaş aralığındasınız?
 

iletişim

şikayet ve önerilerinizi iletisim@mandagozu.net adresine yollayabilirsiniz

Anket-1

En Çok Hangisi Yalan Haber Yapıyor?
 

anket-2

Hangi yaş aralığındasınız?